"Medeni" Fransa'nın yaptığı...

Fransa'da Şehzade Orhan Efendi'nin kabrinin aidat ödenmedi bahanesiyle kaldırıldığı belirtildi.

08.12.2014 Pazartesi 14:19

Türkiye Gazetesi'nden İbrahim Pazan'ın özel haberine göre,  aidat ödenmedi diye Şehzade Orhan Efendi'nin kabri kaldırılmış, kemikler de kimsesizler mezarlığındaki mazgala atılmış! 10 yıl önce bakımsız hâlde bulduğumuz Şehzade Orhan Efendi'nin kabrini yaptırmak için Fransa'ya gittik Ama aidat ödenmedi diye kabir kaldırılmış, kemikler de kimsesizler mezarlığındaki mazgala atılmış! Şehzade Mehmed Orhan Efendi... Sultan İkinci Abdülhamid Han'ın oğullarından Şehzade Mehmed Abdülkadir Efendi'nin büyük oğlu... Vatandan çıkarıldıktan tam 68 yıl sonra 1992 Ağustos'unda İstanbul'a gelişinin medyaya yansımasıyla tanımıştı onu Türkiye. Yaşı 83'ü bulmuştu artık. İstanbul'da kaldığı 2 hafta boyunca, doğduğu şehir ve halkıyla hasret gidermeye çalıştı. Vatandan uzun süren ayrılığın yanında o çok kısa kavuşma ile ilgili intibalarını 1994 yılı başında TGRT mikrofonlarına şöyle anlatıyordu: “Kendi vatanımı gördüm. Cenab-ı Hakk'a dua ettim ki ben ölmeden evvel bir kere vatanımı gördüm diye. Vatandaşlarımla orda konuştuğum zaman içim açıldı. Hem onlar hem ben beraber ağladık.” Vatana hasret gitti Mehmed Orhan Efendi 15 yaşını süren bir delikanlı iken çıktığı vatanını, ölmeden önce bir defa daha gördüğü için Allah'a şükrediyor ve İstanbul'a tekrar gitmeyi arzuluyordu... -Vatanımı bir kere daha ölmeden gitmek istiyorum. İnşallah gelecek sene bir 20 gün, bir ay için gideceğim. Ne kadar ömrüm kaldı ki... Ama yaşlı Şehzade bu arzusuna ulaşamadı. 12 Mart 1994'te Fransa'nın Nice şehrinde, 30 metrekarelik kiralık odasında 85 yaşında vefat etti. Cenazesi iki gün sonra yeğeni Melike Hanımsultan tarafından bulundu. 14 Mart 1994 günü Nice'in 10 km kuzeydoğusundaki bir tepenin üstünde bulunan Doğu Yakası Mezarlığı'na defnedildi. Hâlbuki Şehzadenin son arzusu vatanına, İstanbul'a gömülmekti. Şehzade Mehmed Orhan Efendi'nin mezarının durumunu, 2006 yılı sonunda TRT'de gösterime giren “Osmanoğlu'nun Sürgünü” belgeselinin çekimleri sırasında alınan fotoğraflarda görmüştüm. Vefatından 10 yıl sonra bile mezar, başucunda 10 yıl önce defin sırasında konulmuş ve üzerinde ismi yazan bir tahta parçasının bulunduğu bir düzlükten ibaretti. Bir padişah torununun hem de Hanedan Reisliği yapmış bir şehzadenin kabrinin bu durumu yüreğimi dağlamıştı. Nice yollarında... Sonraki zamanlarda merhum Şehzade'nin kabrinin yapılıp yapılmadığı konusunda hep bilgi almaya çalıştım. Bu konuda Nice ile ilgisi olan Hanedan Ailesi üyeleri ile yazıştım. Amacımız Türkiye Gazetesi olarak şehzadenin mezarını mermerden yaptırmaktı. Ancak 4-5 sene önce Paris'teki Hanedan Vakfı'ndan gelen bir bilgi beni bu faaliyet konusunda frenlemişti. Söylediklerine göre Nice Belediyesi mezarın yaptırılması için Şehzade'nin birinci derece akrabalarının müracaatını mecburi tutuyordu. Şehzade'nin tek kızı 1933 doğumlu Necla Sultan 2010'da Zürih'te vefat etmişti. Bu kızından büyük torunu Mehmed Erol Brezilya'da, BPD hastalığına yakalanan diğeri Osman Cem ise Zürih'te müşahede altında yaşamaktaydı. Sağlığında da Şehzade ile pek irtibatı olmayan 1943 doğumlu üvey oğlu Mehmed Selim'in ise nerede olduğunu bilmiyordum. Muhtemelen Şehzade'nin mezarı, yine başucunda ismi yazılı bir levhanın iliştirildiği tahtanın bulunduğu bir düzlük olarak duruyordur diye düşünüyordum. Nihayet Nice'e gidip Şehzade'nin mezarının durumunu gözlerimle görmeye karar verdim. Nice şehrinin dışında ve ulaşılması hayli zor bir yerde olan mezarlığa vardığımda ise nasıl büyük bir hayal kırıklığı yaşayacağımı tahmin edemezdim. Doğu Yakası Mezarlığı bir tepenin yamaçlarında sekiler halinde düzenlenmiş mezarlık parselleri şeklinde toplamda 2-3 futbol sahası genişliğinde geniş bir araziydi. Mezarlığın bir yerinden başlayarak yaptığım 1 saatlik bir koşuşturmadan sonra işin içinden çıkamayacağımı, bu kadar büyük bir alanda Mehmed Orhan Efendi'nin kabrini bulamayacağımı anladım. Mezarlığın ana giriş kapısı önündeki idare binasına gittim. Ruhsatı yok boşalttık! -Ben, dedim, 1994 yılında vefat edip buraya gömülen Osmanlı prensi Mehmed Orhan Efendi'nin mezarını ziyaret edeceğim. -Ah, Mehmed Orhan diye iç geçirdi görevli. Zayıf İngilizcesiyle devam etti: -Mezar yeri kullanma ruhsatı için gerekli para yatırılmadığı için Nice Belediyesi onun mezarını boşalttı... Beynimden vurulmuşa döndüm. -Nasıl yani, şimdi Mehmed Orhan Efendi'nin mezarı boş mu? diye sordum. Peki, kemikleri nereye götürüldü? diye ekledim endişeyle. Sonradan adının Ahmed El Mahmoud olduğunu öğrendiğim görevli şöyle dedi: -Burada bir mezar yerinin kullanım ruhsatının alınması ve bunun devam etmesi için belli bedellerin ödenmesi gerekiyor. Bu meblağ mesela 6 yıl için 200 avro. 10, 20, 30 ve 50 yıl için ayrı tarifeler var. Bu ücretler yıllarca ödenmeyince, yeni ölümler için mezar yeri açmak amacıyla bu mezarlar belediye tarafından boşaltılıyor. Sahibi çıkıp belediyeye başvurmayan ve mezar yeri kullanım ruhsatı ücreti ödenmeyen bu mezarlardaki kemikler de “ossuaire” yani kemik çukuru denilen toplu mezarlara konuyor. Toplu mezar Beynimin bir yeri söylenenlerin dehşet verici manasını anlamayı reddediyordu. Bir anlayış uyuşukluğu içinde, -Bu yer nerede peki? dedim. Görevli beni koridorun duvarında asılı büyük mezarlık krokisinin önüne götürdü, gideceğim yeri tarif etti. Tepeden aşağı kıvrıla kıvrıla giden ve ziyaretçilerin genelde otomobilleriyle aştıkları uzun yolda yürümeye başladım. İrili ufaklı haçlarla ve heykellerle bezenmiş mezarlarla dolu sağlı sollu parsellerin önünden geçerken ruhum iyice daraldı. Sonunda 8-10 metre çapında, etrafı 1 metre yüksekliğinde bir duvar formu verilmiş şimşirlerle çevrili daire şeklinde bir alana eriştim. Şimşir duvarın bir yerinde geçit veren açıklıktan içeri adımımı attım. Zeminde 6-7 tane dikdörtgen şeklinde, iki ucunda kaldırma halkaları olan demir kapaklar yer alıyordu. Herhalde sahipsiz mezarlardan çıkarılan kemikler bu kapaklar kaldırılarak çukura atılıyordu. Kendi babamın kemikleri mezarından çıkarılmış da bu çukura konulmuş gibi vicdan azabı çekerek dairenin bir kenarına iliştim. Bir Fatiha ve üç İhlas okuyup merhum Şehzadenin ruhuna bağışladım. Tekrar Ahmed El Mahmoud'un ofisine girdim. Emin olmak için, -Mehmed Orhan Efendi'nin kemikleri gerçekten o çukurda mı diye yineledim. O da üzüntüyle, -Evet, diye tekrar etti, Mehmed Orhan şimdi orada... 11'inci parseldeki mezarından oraya nakledildi. -Peki, dedim, yarım saat daha vaktim var. 1977'de vefat eden Şehzade Mehmed Abdülaziz Efendi'nin kabri hangi parselde acaba? Defterimi açıp Şehzade'nin vefat tarihini ay ve günüyle söyledim: 19 Ocak 1977. BUNUN VEBALİ KİMİN?. Ahmed el Mahmoud dolaptaki ciltli kayıt defterlerinden 1977 yılına ait olanı çıkardı. İlgili sayfada merhum Şehzade Mehmed Abdülaziz Efendi'nin ismini buldu. Oradaki bazı bilgileri önündeki bilgisayara girerek parselini belirledi ve yine koridordaki haritadan bana yerini gösterdi. Yarım saat içinde tepenin nerdeyse zirve noktasına gidip gelmem ve şehre giden 88 numaralı otobüse yetişmem lazımdı. İki tarafında yüksek servilerin yer aldığı ortadaki merdivenli yoldan koşarak ilgili parsele ulaşmaya çalıştım. Birbirine benzeyen birçok parsele girip mezarları gözümle hızlıca taradım. Şansım yaver gitmişti. Tepedeki bir parseldeki mezarlar arasında, tam ortasında “Prince Abdul Aziz 1902-1977” yazan mezarı gördüm. Dualarımı okuyup Şehzade Mehmed Abdülaziz Efendi'nin, burada yatan diğer hanedan üyelerinin ve bütün Müslümanların ruhlarına bağışladım. Merhum Şehzade Mehmed Orhan Efendi örneğinde olduğu gibi suçu sadece padişah torunu olmak olan 14 yaşında bir okul çocuğunu vatanından çıkarıp 50 yıl sokmamanın vebali kimindir? Açtığımız denizaltı metrosuna Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülhamid Han'ın rüyası dedik, açacağımız köprüye Yavuz Sultan Selim'in adını verdik, Osman Gazi'nin dedesi Süleyman Şah'ın Suriye'deki türbesi için savaşı göze aldık ama ne yazık ki torununun Nice'teki mezarına sahip çıkamadık. Şu anda devletimizi yönetenlerin Osmanlı sevgisini takdir ediyor. Ama unutmamalı ki evlada yapılan bir iyilik babasına yapılmış sayılır. Bu devleti 623 yıl yönetmiş bu kutlu hanedanın torunlarına pasaport vermekten, bir iki törene davet etmekten daha fazlasını yapmalıyız.